📜 Belgeler ne diyor?
Sultan II. Bayezid döneminin Kapı Ağası olan Hüseyin Ağa tarafından
1485–1489 yılları arasında Şamlar Mahallesi'nde inşa ettirilmiştir.
Kaynaklarda “Medrese-i Hüseyniye” ya da “Baş Ağa” adlarıyla
da geçer.3
Medrese bir eğitim kurumu olmanın yanında vakıf sisteminin de merkezi
olarak planlanmıştır. Hüseyin Ağa yalnızca bu medreseyi yaptırmamış;
Sonisa'da bir cami ve bir medrese daha kurmuş, bu üç eserin giderlerini
karşılamak için geniş kapsamlı bir vakıf tesis etmiştir.4
Altmışlı Medreseler grubundandır — yani döneminde Amasya'da
en yüksek derecede eğitim-öğretimin yapıldığı yer. Burada müderrislik
yapan âlimlerin en bilineni Taşköprülüzade Mustafa Müslihiddin
Efendi'dir.1
Sonrası. 19. yüzyılın sonlarında eski canlılığını kaybeden medrese,
yaşanan depremlerin ardından 1970'lere kadar harap durumda kalmış,
1978 yılında restore edilerek bugünkü hâline kavuşmuştur.1
🗣️ Halk ne anlatır?
Medresenin kendisine değil, orada yetişen bir öğrenciye bağlanan bir
anlatı vardır. Asıl adı Abdül Baki'dir; Kırım Türklerine mensupken
Amasya'ya gelmiş, Büyük Ağa Medresesi'nde molla olarak çalışmıştır.5
Ziyere köyündeki bir şeyhin müridi olmak için defalarca yola çıkar, ama her
seferinde utancından şeyhin yanına varamayıp medreseye geri döner.
Sonunda durum şeyhe malum olur ve müritlerini gönderip onu getirtir.
Bir gün şeyh bütün müritlerini toplayıp şöyle der:
“Birer demet çiçek getireceksiniz. Bakınız şu dağlar çiçek dolu.
Ancak, koparacağınız çiçeği kimse görmeyecek. Benim şartım budur.”
Öğrenciler dağılır, çalı diplerinden çiçek toplayıp demetleri şeyhin rahlesinin
önüne sunarlar. Herkes mutludur. Sevinmeyen tek kişi Abdül Baki'dir —
ağlaya ağlaya, elleri boş huzura gelir.
Şeyh sorar: “Ya Abdül Baki, sen çiçek toplamadın mı? Hani senin çiçeklerin?”
“Sultanım, çiçekler hep Allah'ın adını zikrediyorlar, onlara
kıyıp koparamadım. Sonra siz demez miydiniz, kimsenin görmeyeceği bir yerden
toplayın diye? Ben çiçek koparmak için eğildim,
baktım beni Allah görüyor. Onun için koparmadım efendim.”
Şeyh, istediği şeyi bir öğrencisinin anladığını görür ve diğerlerine döner:
“İşte, bu arkadaşınız Abdül Baki'yi sizden fazla seviyorum.
Siz ne anlarsınız çiçeğin fikrinden ve zikrinden?”
Şeyh sonradan bir konuşmasında “Bu öğrencim çok hicabi birisi” der.
Bunu işitenler ona “Hicabi Efendi” demeye başlar — hicab,
utanma ve çekinme demektir. Bugün Ziyaret Kasabasının adı da onun
ziyaret yeri olmasından gelir.5
Bu bölüm halk anlatısıdır, belge değildir.